Traductions – Reha Yünlüel (Turquie)

Poèmes traduits par l’auteur

1.- katedralden düşen kuş

katedralden bir kuş düşer
bildik bir Strazburg akşamının üzerine
bir mevlüt okunur
bir ağıt yakılır
        ardından o karanlıkta
        bir canavardüdüğünün peşisıra

imamın sesi kısılmıştır
papazın yüzüyse allak bullak
bir kalabalık toplanmıştır Kleber Meydanı’na
     kalabalığın dudakları
     adı bilinmedik bir şâirin mısrâlarına tutukludur

katedral sessizdir
mumları alev almaz
kapıları ardına dek açıktır
kimsecikler girmez

kalabalık
Kleber Meydanı’ndadır
ses ve alev de

köşebaşındaki ayyaş bir zencinin
gözleri tarafından gözaltına alınır
kalabalığın dudakları ossaat

zencinin gözleri kançanağı kırmızıdır
     katedralin tüm alevi gözlerindedir
     şehrin tüm sesi şişesinde
     her yudumda o an şâirdir kendileri

mısrâlar
mısrâları tutkular

kim şâirdir kim değil
anlamak gereksizdir

şarabında kaybolmuş şişesinin
      dibindedir şâir

balkonundaki çamaşır ipine şâirin
bir çift gökkuşağı asılıdır

kurumamaya yeminli
          gökkuşağından damlar hepsi:
              alevi ve sesi yitik katedral; zencinin kan çanağı;
              kalabalığın huzursuzluğu; adı bilinmedik şâirin adı

hepsi, ama hepsi
kullanılmamış bir haritaya sargılıdır
           dört kitapta yazmasa bile adı, şâirin,
           dağcının el kitabında muhakkak yazılıdır

1- oiseau tombant de la cathédrale

un oiseau tombe de la cathédrale
dans la nuit familière de Strasbourg
le mawlid est récité
un requiem, chanté
      dans les ténèbres
          en écho aux sirènes policières

la voix de l’imam était enrouée
le visage du prêtre bouleversé
Place Kléber
la foule se rassemble
     ses lèvres
     prisonnières
     des vers du poète inconnu

la cathédrale est silencieuse
les cierges ne s’enflamment pas
les portes sont grand ouvertes
personne n’y entre

la foule est sur la place Kléber
la voix et la flamme aussi

les lèvres de la foule
sont surveillées
par les yeux d’un Noir ivre
au coin d’une rue

rouge sang sont les yeux du Noir
      la flamme de la cathédrale
         s’y reflète
      la voix de la ville
        est dans sa bouteille
à chaque gorgée bue
     il se fait lui-même poète

les vers
talonnent les vers

qui est poète ? qui ne l’est pas ?
ne cherche pas à savoir

le poète est au fond de la bouteille
      elle-même noyée dans son vin

à la corde de son balcon
pendent des arcs-en-ciel mouillés
faisant serment de ne pas sécher
          tout s’égoutte :
    la cathédrale sans flammes ni voix,
    le rouge sang des yeux, l’inquiétude de la foule,
    le nom du poète inconnu

et tout, tout ensemble
s’enroule autour d’une mappemonde vierge
      même s’il n’est pas inscrit
         dans les livres sacrés
      le nom du poète est sans doute noté
        dans le guide des montagnards

***

Photographie de l’auteur

2.- kırmızı hapşırık
gece,
dünyâsına yapıştırılmıştı;
kaygan,
ve yapışkan siyâhî bir uçurumun,
önünde,
          tam önünde
                aşağıya bakışı kadar korkunçtu
                                                          karanlık!
parmaklarının önünde akan akşamı
gözkapaklarıyla tutmaya çalışan hırçın bir saatti kadın,
               kırmızı bir gece lambasının
               karanlığı kendine dönüştüren sesinde
               ya da yelkovanın
              akrebine verdiği saatbaşı bûsesinde

kadın, patlatırdı kendini bir yerlerde
adam, mayınlanmış bir ölüyü çiğnerdi
                 yürekleri kalbikatür çocuklar
                 ağlardı her ikisinde de…

sarı, haşarı çocukların sarı kibritlerinden
tutuşurdu kaçak tüpgazlar
             maldan yangın kaçırır gibi bakarlardı
             mahkeme zabıtlarından

saçlarının kızılını bulutlara dağıtmış bir gülbatımında
akkara leylekler gagalarıyla alkışlarlardı
alkara kostümlü gösteriyi

Banksy fırçasından önlüklü,
kravatlı bir zebra düşerdi
göz(k)aralıklarına,
           ve diğer onbir ayına gözlerinin;

bir Massai yerlisi geçerdi
adı’mları yarı kapalı,
söylediklerine göre
Mişigın üniversitesinden dip’lomalı…

Afrika’da şu an bir güneş batmaktadır
gedikli bir kameraman
asar gaz lambasını baobab ağacına
‘nasıl bir ölüm’le bakar
güneşin bir diken gibi
Azrâil Vâdîsi’ne uçsuz bucaksız batışına!

filler kavurmaktadır su borularını!
vâhası serabına karışık Afrika çöllerinde
anlamak mânidir fil yavrularının sus’uzluğunu!

bahçeli kilisenin tonton râhibeleri
kiraz toplamaktan gelmektedirler
            al lekeli ak fistanlar içinde
ve dalından
yeni koparılmış günahlar gibi saklarlar kirazlarını
           top yüreklerinin tor menzilinde…

uzak bir ülkede Timoti isimli bir adam
araba gibi kullanır vücudunu
beynine yekvücut inanarak
      intihâr eder onlayn, sekseninde!
                saklanması üzere beyninin
                bin yıl sonra geriye dönüşünde
                kestirir boynundan
                tası çoktan atmış kafasını
                ve başsız cesedini
                mîrâsçısız intikal ettirir devlete!

“kaç tükenmez kalemde
tükenir bir aşk?” der birisi
“ve bir ölüm
kaç sahifeden ibarettir?!”
kâbiliyetsiz aşklarda boğulur yüzler

hikâyesini ise
bisikleti üzerinde hapşıraduran adam anar
her ne kadar kötü bir öyküyle
hançerlenmişse de sırtından bu şiir
inatçı bir gecede uzamış sakalları yanar

2- éternuement rouge

la nuit
était soudée à son monde
les ténèbres aussi terribles
que son regard vers en bas
        devant lui
           juste devant lui
               comme un abîme noir collant
                   glissant !

la femme c’était une horloge revêche
dont les paupières tentaient de happer
la nuit coulant devant ses doigts
      dans l’écho d’une lampe rouge
      qui changeait le noir en clarté
      ou dans les baisers qu’à chaque rencontre
      la grande aiguille donnait à la petite

quelque part la femme se faisait exploser
l’homme mâchait un cadavre miné
      pour tous les deux, des enfants
      le cœur moqueur pleuraient…

des bombonnes de butane
s’enflammaient aux allumettes jaunes
des enfants blonds et délurés
     à travers les comptes-rendus de la Cour
  ils regardaient comme s’ils voulaient
  sauver les flammes de leur proie

dans le crépuscule de roses versant
le roux de ses cheveux sur les nuages
les cigognes en noir et blanc acclamaient de leur bec
le spectacle costumé donné en rouge et noir

un zèbre au tablier et portant la cravate,
sorti tout droit du pinceau d’un Banksy
tombait dans tes yeux au noir de décembre
      puis dans les onze autres mois de l’année

un indigène Massaï déambulait
de son pas entrebâillé
de l’université du Michigan
diplômé on le disait

le soleil à présent s’enfonce en Afrique
où un cameraman familier
accroche sa lanterne à un baobab
saisi de mille morts il regarde
le soleil comme une épine plantée
à l’infini dans la Vallée d’Azraël !

des éléphants calcinent les rigoles de l’eau!
dans les déserts d’Afrique
où l’oasis et le mirage se confondent
personne ne peut comprendre
la soif muette des éléphanteaux !

les sœurs potelées de l’église
revenaient du jardin
avec leur cueillette de cerises
        vêtues de blanc, tachées de rouge
mais leurs cerises, elles les cachaient
comme des péchés fraîchement cueillis
       parmi les desseins de leur cœur

dans un pays lointain,
un homme du nom de Timothy
conduit son corps comme une auto
il n’a foi qu’en son cerveau
       se suicide en ligne à quatre-vingts ans
       se fait décapiter
       pour qu’on garde son cerveau
  qui en a perdu la tête
      quand il reviendra dans mille ans
      il lègue à l’Etat son cadavre
      sans tête et sans héritier

« combien de stylos à bille faut il
pour épuiser un amour ? » dit l’un
« et combien de pages contiennent
une mort ?! » répond l’autre

les visages se noient dans les amours malhabiles
et l’homme qui éternue sur son vélo
raconte son histoire

même si ce poème est poignardé dans le dos
par une mauvaise fable
sa barbe brûle
qui a poussé par une nuit rétive

***

3.- ses

kulaktan kulağa
simsiyah bir halıyla kaplattığım
yüzümde,
nerden çıktığı belli olmayan
bir ses dinleniyor
ısıtan ortalığı
serin bir bahar sabahı

göz kırpımı kadar bir zamanda
yaklaşıyor seslerimiz birbirine
bir kırpıyoruz gözümüzü
bir daha açmıyoruz

yere bırakılmış
kalplerin üstünde
dansediyoruz
yere bırakılmış
ve unutulmuş
kalplerin…

sana dağlarımı anlatıyorum
günlerce, gecelerce
içimdeki yanan ateşleri
ateşlerin dağlardaki kırık yankılarını,
ateş böceklerini,
bana ihânet eden ben’leri,
çeteleri, kaatilleri, hırsızları,
gözlerimle…

bir büyü yerleşiyor
parmak izlerimize
gizlice

soru işaretlerinden bıkkın gözlerim
sükûnetin o sâkin limanını arıyor gözlerinde
sükûnetin o sâkin limanını

soru işaretleri
birbir çalıyorlar
aramızdaki büyüyü
korkuyorum!
ellerimi bir çift yumruk hâlinde
koltuk altlarıma saklıyorum!

soru işaretleriyle
birer mil çekiyorsun yavaş yavaş gözlerime
kör oluyorum!
bir karanlık odada
seni
el yordamıyla
seviyorum.

3– la voix

une voix surgissant de nulle part
s’attarde sur mon visage
   que j’ai fait tendre de tapis noir
   d’une oreille jusqu’à l’autre
      et réchauffe les alentours
         un matin doux de printemps

nos voix s’effleurent
le temps d’un clin d’œil
   nos yeux clignent
   et ne s’ouvrent plus

nous dansons sur les cœurs
délaissés sur le sol
   sur les cœurs
      abandonnés
         et oubliés
je te raconte mes montagnes
-jour et nuit-
   les feux allumés en moi,
   leurs échos qui se brisent dans la vallée,
   les lucioles,
   les « Je » qui me trahissent
   les bandits, les assassins, les voleurs,
avec mes yeux…

la magie s’infiltre
dans nos empreintes digitales
furtivement

mes yeux lassés de points d’interrogation
cherchent le port paisible de la sérénité
dans les tiens
   le port paisible de la sérénité

les points d’interrogation
qui un par un
ont volé entre nous
la magie
   j’ai peur !
      je cache mes mains serrées en poing
      sous mes aisselles !

lentement tu passes
les points d’interrogation
au fer rouge devant mes yeux
je deviens aveugle !
   dans une chambre noire
      je t’aime
         à tâtons

***

Reha Yünlüel (1967) : Poète, photographe, vidéaste et juriste franco-turc.
Fondateur et éditeur de la revue d’art et de langue bachibouzouck.com depuis 2005. PhD en droit public avec « La liberté d’expression artistique dans le cadre de la CEDH » (İstanbul-2023).
La poésie, à ses yeux, est un reflet de la vie dans toutes ses manifestations : histoire, évènement, paysage graphique, esthétique, réflexion sur l’humain. Au-delà de la poésie il s’intéresse à la Poétique, c’est-à-dire à l’élaboration du poème, à la traduction de l’idée ou de l’image par l’écriture ou d’autres moyens de transmission comme la photo ou le film. Ce qu’il appelle le « plus-que-poésie » ou la « poésie augmentée ».
Membre du PEN France, PEN Turquie, POP (Poets of the Planet) et Unifrance Recueils et Anthologies : 
–Oiseau tombant de la cathédrale (Istanbul-2000 / Ed. Virtuel) ;
–Rehaïkus (Nantes-2022 / Ed. Petit Véhicule).
–Poèmes pour quoi (2024 / Ed. Henry – La Rumeur Libre).
–Anthologie audiovisuelle des poètes vivants [poets by poet] : http://bit.ly/3C4WtsX

Photographie: Yakup Naziff Yünlüel

Laisser un commentaire